| Tarih: | AĞUSTOS 24 |
| Saatler: | 20:30 – 23:30 |
| Yıl: | 2025 |
Etiket: basak burcu
Keçi ve Bakire
“AMA O GÜN ÇİZGİLİ VE BENEKLİ TEKELERİ
NOKTALI VE BENEKLİ KEÇİLERİ,
BEYAZ KEÇİLERİN HEPSİNİ, BÜTÜN KARA KUZULARI AYIRIP
OĞULLARINA TESLİM ETTİ.”
Dinler tarihinin en ilgi çeken alanlarından biri fallik kült ve fallik tapınmacılıktır. Bu kavramlardan aslında doğadaki üretken güçleri yani eril ve dişil prensipleri anlamamız gerekir. Fallik kült, bereket tanrı ve tanrıçaları onuruna özel festivallerin düzenlendiği, günlük yaşamda da kendine yer bulan ve günümüzde de bazı izlerini bulabileceğimiz bir pratiktir. Diğer taraftan eski toplumlarda eril dişil dualitesini izleyen bir başka dualite daha vardır, İyi ve kötü. Bu iki dualite primitif insanın zihninde de girift bir biçimdedir. İnsana hayatta kalabilmesi ve neslini sürdürebilmesi için gerekli yiyecek, hayvan, çocuklar temin eden her güç iyicil ve insanı bolluk ve bereketten uzak tutup onun mücadelesini zorlaştıran her güç ise kötücüldü. Bu nedenle Güneş’e tapınma ile fallus tapınıcılığı da yayginca birlikte görülür. İnsan çok eski çağlardan beri semboller kullandığı için bu türden girift örüntüler insanlar tarafından sembollerle anlatılagelmiştir.
Fallik tapınmacılığın kökeni hakkındaki bilgimiz sınırlı olsa da arkeolojik buluntular aslında güneş tanrı ve fallik tanrının ne kadar birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçtiğinin bir göstergesi niteliğindedir. Antik Mısır inancında Güneş ve bereketle bağlantılı olan iyi ve yaratıcı güç, örneğin Osiris ile de temsil edilirdi ve o eril prensibi, İsis de dişil prensibi simgelerdi. Sembolizmle beraber düşünüldüğünde bereketin temsili olan bazı varlıklar da vardı bunlardan biri boğaydı: Apis. Apis zamanla Osiris’le özdeşleştirilmeye başlanmış ve onun yeryüzündeki enkarnasyonu olarak düşünülmüştür. Yine sonraki zamanlarda yaklaşık MÖ. 1700-1800’lere kadar Apis Boğa takımyıldızı ile bağdaştırılmıştı çünkü ilkbahar ekinoksunda Güneş Boğa Burcuna geçerdi. Yaklaşık bu tarihten sonra ilkbahar ekinoksunda Güneş Koç burcuna geçmeye başladığında koç ya da keçi de üreme, çoğalma, bereket, doğadaki uyanış ve yenilenmenin sembolü haline gelmeye başlamıştı. Keçi, tanrının eril yönünün varlıklaştırılmış haliydi ve bereketi temsil ederdi. Bu nedenle eski toplumlarda keçilere büyük saygı duyulurdu. Örneğin Herodot’un aktarımına göre Mendes’te keçi cinsinden hayvanlar için büyük törenler düzenlenirdi. Maskülen prensibe bu türden bir tapınıcılık Mısır’dan Amerika kıtasına kadar Antik Yunan ve Antik Roma’yi da icine alacak bicimde çok geniş bir coğrafyada MS. 4. yüzyıla kadar sürdü.
Eril ilkeye bazı toplumlarda dişil ilkeden daha fazla önem atanmıştır öyle ki yaratıcının eril olduğu fikrine bugün de rastlamak mümkündür. Dişil ilke, daha çok eril ilkenin yaratımını yayan pasif bir yaratıcı olarak görülmüştür fakat insanlık, yaşamın sürdürülmesinde dişil prensibin önemini anladığında dişil ilke de tanrıça kültü üzerinden önem kazanmıştır. Toplumların anaerkilden ataerkile dönüşüp dönüşmediği sorusunun tek bir cevabı olmasa da viceversa içinde bulunduğumuz çağda dişil enerjinin egalitaryen tutumunun “olam haba” ya hazırlanmak için ne kadar önemli bir tutum olduğu açıktır.
Semboller bulundukları topluma göre anlam değiştirirler, örneğin Mısır’dan Antik Yunan ve Antik Roma’ya geçerek aynen devam eden ve Orta Çağ’a da yansıyan semboller vardır ama keçi sembolizmi biraz farklıdır. Elizabeth donemi zooloğu Topsell, “keçiden daha çok şehvetle ilişkili bir hayvan yoktur der. Mısır’daki keçi-tanrı örneğini ele alırsak, Zeus’u keçi sütü ile besleyen veya yarı keçi yarı nemf olan Amalthea, keçi derisinden pelerin giyen Juno, keçi derisinden Aegis’i taşıyan Athena, Minerva ve Lupercalia anlatıları yine keçinin bolluk, bereket, üreme ile ilgili olduğunu ve kadın figürü ile yakından lişkili olduğunu gösterir. Diğer yandan Festus’a göre Antik Roma’da kadınlar din adamları tarafından keçi derisine sarıldıklarında temizlenir, arınırlardı. Herkül ve Naiad, Zeus ve Amalthea ve cornucopia anlatısı da keçi boynuzu ve kadın figürünün bir arada bolluk ve bereketi temsil ettiğini söyler. Fakat Hristiyanlıkla beaber işler biraz değişecektir, Fransa’nın güneyinde yine fallik bir tanrı olan Priapus’a St.Foutin adı altında tapınılırdı ve kiliselerde ona adanan büyükçe bir ahşap fallus da bulunurdu. Kadınlar bu ahşabı kazır, parçalarıyla kısırlığa karşı iksir ya da şarap hazırlarlardı. Bu pratikler 17.yy a kadar devam etse de bu fallusun yerini sütunlar alacaktı.
Bir anlamda cadılık, witchcraft, şeytana tapma, kafirlik gibi iddialara: Malleus Maleficarum ile destekçiler bulunması, önce kilisenin ve sonraları fakir halkın içinden çıkan “cadı avcılarının kendilerine ekonomik destek arayışı ile bu güruha katılmaları ve kadınların bu türden uygulamalarda bulunmalarının da zemin hazırladığı söylenebilir. Şeytanın keçi ve Pan ile ilişkilendirilip sakallı, kuyruklu, keçi-insan olarak tasvir edilmesinin sebebi bir anlamda keçinin bereket sembolizminin şehveti ifade etmeye başlaması ve şehvetin de kötü bir özellik sayılmasıdır denebilir. Cadılık histerisi ayyuka çıkıp kadınlar bir bir itirafa zorlandıklarında bir çoğu şeytanın onlara devasa boyutlarda bir keçi olarak göründüğünü ve ona taptıklarını söyleyeceklerdi, daha sonraları bu “itiraflar” İsa’ nın “koyunları keçilerden ayırması” olarak yorumlanacak ve bu delilik hali birçok kadının canına mal olacaktı. Cadılık iddialarına şüpheyle bakabilmiş bir hukukçu ve tarihçi Jean Bodin de şeytanın girebileceği onca kılık varken en sevdiği kılığın keçi olmasını keçi ve şehvet ilişkisi ile açıklar. Diğer taraftan tapınak dönemlerindeki Pesah kurbanı olan keçi ve koçlar ile tapınakta çalınan koç boynuzundan şofar sebebiyle aynı dönemlerde kan iftirasına maruz kalan yahudilerin de şeytanla özdeşleştirilmesi ve çeşitli iftiralara maruz kalmaları da işin tuzu biberi oluyor, onlar da çeşitli hakaret ve cezalara maruz kalıyorlardı. Yine bu sebeplerle de keçi şeytanla bir tuluyor ve kadınlar ile yahudiler de şeytanla iş birliği yapmakla suçlanıyorlardı. Diğer yandan kadınların da “tapınak fahişeliğinden kendi evlerinin “bakiresi” olmalarına giden yol işte böylece açılmış oluyordu.
Haydi gelin şimdi hep birlikte Elul ayı ile ilgili yazdıklarım ve bu yazıda tüm okuduklarımızı Balık – Başak aksı ve Koç – Başak antisyasında birleştirelim ve Başakların ilahi düzen ve düzensizlik içindeki yerine daha yakından ve pratik bir biçimde bakabilmiş olalım. Astrolojik olarak 21 Aralık gecesi kuzey yarım kürede Güneş tüm aydınlığını yitirmişken yükselen takımyıldız Başak takımyıldızıdır. Bu da bize Elul ayı ve Başak burcu ile ilgili tüm bilgilerin tek cümlelik çıkış noktasını verir. Yani güneş tanrı, keçi sembolü ve Başak burcu verimlilik ilkesi bakımından yakından ilgilidir.
Başak’ta yetersiz hissetme olabilir, kendini ve başkalarını yetersiz hissettiği için eleştirebilir fakat Başak’ın hem Bakıcı hem de Şifacı arketipinde olduğu düşünülürse bu çift kutupluluk ile Başak kendine ve başkalarına karşıdan bakabildiği için iyi bir gözlemci de olabilir. Bu nedenle Başak’ın eleştirebilme yeteneğinin ciddiye alınması da gerekebilir. Bu durumda Başak getirdiği eleştirilerin bir şofar sesi niteliğinde olup olmadığına dikkat etmelive “yaradanın yeryüzündeki sesi” olma tekamülüne de erişmeye çalışmalıdır. O elbette mükemmeli ister ve bunun için çalışır ancak bunu yaparken salt kendi memnuniyetsizliğini ya da kendi değerlerini temel alan bir yaklaşımı olmamalıdır. Aksi halde insanoğlunun ahlaki durumunun düzelmesini beklerken hiçbir değişiklik olmayınca insanlığa küsüp gökyüzündeki Başak takımyıldızı olmayı seçen Astreae gibi dağılabilir ya da dağılmayı tercih edebilir.
Bu noktada antisya Koç, Başak’ın kısıp açabildiği bir eril enerji olarak düşünülebilir. Başak Balık aksının geçişken olması gibi, Koç Başak antisyası da benzer bir geçişkenlikte olursa, Başak bizlerin, Koç da Başak’ın şofarı ve “Kahramanı” olacaktır. Eğer Başak fazlaca dişilde kalırsa Koç’tan kendi hikayesini başlatabilme, üretebilme, kendilik bilincinde olma yeteneğini alabilir. Fazlaca erilde kalırsa ondan yeniyi deneyimleme (başka bir rutin de olsa), amatör ruh ve cesaret gücü almalıdır. Böylece Başak, kahramanın yolculuğu dediğimiz süreci inisiyasyon ve entegrasyon arasındaki dengeyi kurarak ilerletebilecektir. Kendi cephesinde durum buyken, Başak kabalada tikkun olam yani tamir konsepti ile ilgilidir. Tikkun konsepti hayat ağacındaki kırık kapların onarılması konsepti ile de yakından ilgilidir yani Başak dünyayı ve insanları “tamir etmek”, mükemmelleştirmek, adeta ütopik bir toplum haline getirmek ister. Jungyen açıdan projeksiyonla ilgili olduğu için bunu hem kendini hem başkalarını acımasızca eleştirerek ve kendini “tamire” feda ederek yapabilir ancak bilinci temsil eden Başak, bir kez kendi durumunu idrak ederse tekamül yolculuğu daha kolay olacaktır.
Şofar So Good
“EVET, O GÜN BÜYÜK BİR BORU ÇALINACAK;
ASUR’DA YİTENLERLE MISIR’A SÜRGÜN EDİLENLER
GELİP KUTSAL DAĞDA, YERUŞALAYİM’DE RAB’BE TAPINACAKLAR.”
İbrani takvim Elul ayı ile biter. Sonrasında gelen Roş haŞana takvimde bir yılın bitişini ya da bir veya iki günü değil aslında Tişri ayını işaretler çünkü Roş haŞana ile birlikte önümüzde yeni bir dönem açılır. Yeni döneme son hazırlıklar Elul ayında yapılır. Bu ayda geçmiş yılın muhasebesini yaparak daha iyi bir versiyonumuza ulaşma ümidini taşırız çünkü Elul yargı ve merhamet prensiplerine daha yüksek bir dereceden tabi olduğumuz ve yargılanmak üzere “sahadaki kralın” huzurunda bulunduğumuz dönemdir. Bu dönemdeki diğer hazırlıkları şimdilik bir kenara koyalım ve İbrani kültürde ve ezoterizmde çok önemli bir yere sahip olan şofar sembolizminden bahsedelim.
Şofarın üflenmesi, kral odaya girince kralın gelişini orada bulunanlara haber vermek için trompet çalınması gibidir yani Elul’de yargı zamanının gelip çattığını bize şofar sesi hatırlatır. İbrani kültürde şofar sesinin birçok kullanım amacı olmakla birlikte başlıcaları bir ritüeli yerine getirmek, işaret vermek (alarm) veya müzikal bir ses oluşturmaktır. Litürji bakımından bazı anlamlar ise şunlardır, yaratımın başlangıcını işaretlemek, teşuvaya çağrı, Tora’nın verilişini anmak, büyük şofarın çalınacağı günü hatırlatmak. Kabaca, şofar teknik olarak 2-3 perdeli bir aerofon olup bir yayın aracıdır. O, dünyanın bilinen en eski, halen kullanılan ve ilk formunu koruyabilmiş tek müzik enstrümanıdır.
Etimoloji bakımından eski ya da dini metinlerden bildiğimiz birçok bilgi olsa da genel kanı şofar kelimesinin Asur dilindeki yabani keçi anlamına gelen şapparu kelimesinden geldiği yönündedir. 2. Dünya Savaşı öncesindeki Avrupa şofarlarının neredeyse tamamının evcil keçi boynuzundan yapılmış olduğu ve şofarın günümüzdeki kullanımı düşünülürse, etimolojinin verdigi bilgi de eklenerek şofarların caprinae alt familyasında yer alan hayvanların boynuzundan yapılabileceği söylenebilir. Buna ek olarak, şofar kelimesinin İbranice kökünden türetilmiş diğer kelimeler, bebek Moşe (Hz.Musa) ve ebe Şifra anlatımı, Tora’da ilk müzikal enstrümanların atfedildiği isim olan Yuval (Bereşit 4:21) ve yine Yuval kelimesi ile aynı kökten gelen diğer kelimeler birlikte değerlendirildiğinde tüm bu bilgiler bize şofarın hatta müziğin mahiyeti, anlamı ve işlevi hakkında temel ve önemli bilgiler vereceklerdir. Dolayısıyla bu bilgiler ışığında, bir şofarın hangi hayvanların boynuzundan yapılabileceği, neye şofar denebileceği, ne zaman üfleneceği, kimlerin üfleyebileceği, işlevi ve nasıl çalınacağı konusunda genellikle bir fikir birliği vardır denebilir.
Şofar 4 ses ile çalınır. Bu sesler coğrafyadan coğrafyaya kültürden kültüre değişebilir hatta birbirine çok yakın yerlerde dahi farklı yorumlar duymak mümkündür. Fakat değişmeyen şey şu 4 temel sestir:
1. Tekiah: Devamlı ve uzun bir sestir.
2. Şevarim: 3 ayrı kesik sesten oluşan bir sestir.
3. Teruah: 9 kısa kesik sesten oluşan bir sestir.
4. Tekiah: Tekrar başa dönülür.
Şofar sesi Yesod sefirasi ile ilgilidir ve konsept bakımından lunar bir sestir. Yesod sefirasi Ay ile temsil edilir.
Ay kabalistik astrolojide dürtülerimiz ve bizi kötülüğe itebilecek zorlu enerjilerdir. Şofar sesi bu eğilimlerimizin farkına varmamız gerektiğini hatırlatır ve enerjisel olarak kabalistik hayat ağacındaki ikinci üçgen Beriya’yı (Hesed- Tiferet-Gevura) aktive ederek bizi bu eğilimlerin yaratacağı etkilerden korur ve destekler. İkinci üçgenin aktive olması ile kendi kendimizi sabote etmekten ve başkalarına zarar vermekten korunmuş oluruz çünkü ikinci üçgen bizi astral ve transitten tetik alarak kötü karma yaratmaktan korur. Bu sayede de saflık, temizlik ve mistik birliğe daha çok yaklaşırız.
Kabalistik ritüelleri akademik açıdan inceleyen ilk kişi olan filozof ve tarihçi Gershom Scholem, şofarla ilgili kabalistik aktarımların dinamiklerini açıklarken eril-dişil dualitesini ve bunların uyumunu da dikkate alır. Bu açıdan bakıldığında şofarı boş bir kap yani dişil prensip olarak düşünmek mümkündür, bu bakımdan şofar dişil karakterdeki “kozmik rahim” Bina sefirasına aittir. Kutsal rahim, döllendiğinde eril karakter kazanır. Boş bir kap olan olan şofara nefes üflemekle ateş, hava ve su elementlerini kaba aktararak ona fallik özellik yani ses üretebilme özelliği veririz. Dişil prensip Bina sefirası, Hesed, Gevura ve Tiferet sefiralarının elemental özelliklerine yayılırken su, ateş ve havaya şofar sesi ile geçiş sağlar. Tüm bunları kapsayan Tiferet, sofarın sesidir ve aynı zamanda Yaakov avinunun (Hz. Yakup) sesidir. Tiferet ateş ve su arasında denge kuran yani ateş ve sudan oluşan havadır (sıcak ve nemli). Bu üç element birleşerek sesi oluştururlar ve üç element seste varlık bulur. Nefesten ses doğar ve Bina Tiferet’ten eril prensip biçiminde merhamet olarak yansır. Elbette ki merhametsiz bir yargı eksik olacaktır. Şu halde Elul ayının işareti olan Başak yargı ve Başak’ın polaritesi olan Balık da merhamettir. Bu noktada iki önemli figür hemen aklımızda belirmelidir; Avram avinu (Hz. İbrahim) ve oğlu Yitshak.
Pirke de Rabbi Eliezer’e göre iki şofar vardır. Küçük ve büyük şofar. Küçük şofar Morya Dağı’nda Avram ve oğlu Yitshak’a kurban edilmek üzere tanrı tarafından gönderilen koçun” sol boynuzunu temsil eder ve bu küçük olan boynuz Sina Dağı’nda çalınmıştır. Daha büyük olan sağ boynuz ise (Bina) Olam haBa’da (gelecek dünyada, düzende), günlerin sonunda üflenecektir. Burada önemli bir bilgiyi de vermek gerekir eski kaynaklarda Yitshak’ın kurban edilmesi teması kurban ifadesi ile değil akeda kelimesi ile verilir yani Yitshak’ın “bağlanması”. Bu öyküyü farklı açılardan okumak mümkündür, bir yönüyle ele aldığımızda Avram eril prensip merhametin, Yitshak da dişil prensip yargının kişileşmiş biçimidir. Bağlanan Yitshak ile anlatılmak istenen merhametin yargıya galip gelmesidir. Bir yoruma göre, bu dualite sırasıyla koç boynuzu ve keçi boynuzuna tekabül eder ve bugün çoğunlukla koç boy- nuzunun tercih edilme nedeni budur.
Bir başka galibiyet anlatımı yine Gershom Scholem’in “diğer güçlere karşı elde edilen galibiyet ifadesi ile uyum gösterir. Midraş’a göre Samael Avram’a verilen koçun boynuzlarını “iki ağaç arasına sıkıştırır yani onu saflık ve temizlikten uzaklaştırmaya çalışır fakat Avram galip gelir. Burada Avram yine merhamet prensibi ve Samael de yargı prensibidir.
Tüm bu anlatımlarla birlikte boynuz ritüellerinin kötücül güçlerle mücadeleyi ifade ettiğini anlamaktayız. Şofar sesi aslında bir yönüyle kötücül güçlerin de kralla birlikte “sahaya inmesini sağlayarak onlarla bir av-avcı oyunu gerçekleştirmek üzere kötücüllere yapılan bir açık çağrı ve avın başladığını belirten bir işarettir. Oyun sonunda heteroerotik biçimde birleşen kötücüllerin gücü yine şofar sesi ile kırılır ve saflaşıp temizlenilerek onlara galip gelinir.
Şofar sesi, arzularımızı tanrının arzularına ve bizi de tanrıya yaklaştırır. Saflaşıp temizleşerek gelişmek, üst versiyonumuza ulaşmak ve daha iyi yaşamaya çalışmak için Roş haşana tüm İnsanlığa verilen bir armağandır ve içinde tanrının nefesini taşıyan herkese yaratımı ve ruh köküne dönüşü hatırlatır.
Kabalistik Astrolojide Elul Ayı
Aylar: Ağustos-Eylül
Melek: Hamaliel
Kabile: Gad
Sembol: Betulah
Uzuv: Sol el
Harf: Yud, Reş
Anahtar isim: ה-ה-ו-י
Duyu: Eylem
Sefira: Yesod
Elul, Akadca “hasat” anlamına gelir ve Aramicede “aramak” anlamındaki bir kelime ile ilişkilidir. Aynı zamanda Moşe’nin Sinai dağına yeniden çıktığı ve burada 40 gün boyunca kaldığı aydır. Dolayısıyla Elul ayı af ve merhamet ile yakından ilgilidir. Diğer yandan Elul kelimesinin gematriası 67 olup Binah sefirasına eşittir ve 67’nin redüksiyonu 13 olduğundan bu ay 13 Merhamet Niteliği’ni vurgular. Ayrıca Elul İbrani medeni takvimindeki son ay olup, Roş ha-Şana’yı yani yeni yılın başlangıcını işaret eder. Tüm bu manalar Elul’un bir bilgelik, sevgi, merhamet ve af ayı olduğunu işaret eder. Bu ayda ilahi sistemle uyumlu olmak için bizlere tüm geçmiş yılımızı tanrının merhamet ve adaletini düşünerek bir film şeridi gibi gözlememiz, kırıp üzdüklerimiz varsa onlardan af dilememiz önerilir. Elbette yalnız af dilemekle yetinmez, Bina sefirasının ifade ettiği gibi neyi neden yaptığımızı anlar ve bir daha olmaması için kendimizi gözlemlemeye başlarız, böylece doğru davranarak teşuva sürecimizi başlatmış oluruz.
Yahudi mistisizminde bu ay kişinin davranışlarının ardındaki motivasyonu ve düşünceleri analiz etmesi, ruhunun kuvvetini arttırır, istek ve arzularını tanrısal olandan yana çevirir. Hasidik aktarımlar bunu çok güzel bir benzetme ile açıklar, “kral sahada/kral meydanda” yani kral halkın arasında. Bu ayda bizler halkın arasına karışan kralı yani yaradanı “arama” yoluna gideriz, günlük yaşamımızda tanrının varlığını daha çok hisseder, af ve merhamet üzerine düşünür ve sonsuz yaşamı hatırlama çabamızı arttırırız ve bu çabalarımız daha kolay cevap bulur. Bu benzetmeyi direkt olarak almak mümkün elbette, bu ayda tarla ve arazilerde zaman geçirip maddi ve manevi bereketlendirme çalışmaları yapmak, buralarda inzivaya çekilmek, doğa ile iletişimde olmak da ruhumuzu besler.
Elul’un en bilinen açılımlarından biri Şlomo Ha-melekh’in (Kral Süleyman) Ezgiler Ezgisi’ndeki bir dizesinin akronimi olmasıdır:
אני לדודי ודודי לי
| | | |
א ל ו ל
Ani le-dodi ve-dodi li.
Ben sevdiğimin, sevdiğim benim.
“Ben sevdiğimin” ifadesi insanın ruh köküne, Rab’be dönüşe. vahdet-i vücuda, mistik birliğe özlemdir. “Sevdiğim benim” demek ise yaradanın af ve merhametine olan ihtiyacımızı vurgular. Bu dizenin belirttiği gibi bu ay tanrı ile bağımız çok kuvvetlidir. Elul ayında tanrı ve insan öyle yakındır ki bu aya yaradan ve insan arasındaki “balayı” denir.
Elul’un sembolü bakire genç kadındır. בתולה betulah kelimesi ile ifade edilir ve bu ifade Tora’da tek seferlik özel bir kadın için kullanılmıştır, Yitzhak ile evlenmeden önceki Rivkah. Yine Binah sefirası da anneliği ile ilgili olarak Rivkah ile eşdeğer tutulur. Kabalada onların evliliği ve aşkı bir dua ve tanrıya adanma gibi görülür. Yitzhak ve Rivkah’ın gematriaları toplamı תפילה, tefilah, dua kelimesinin gematriası ile aynıdır. Bu sevgi ve adanma yine “Ben sevdiğimin, sevdiğim benim ifadesini hatırlatır. Elul’un konsepti aşk, yakınlaşma ve sevgi ile de ilgilidir. Betulah, bakir toprak anlamında da kullanılır. Yeşaya 62:5 “Bir delikanlı bir kızla nasıl evlenirse, oğulların da seninle (İsrail toprakları) öyle evlenecek. Güvey gelinle nasıl sevinirse, tanrın da seninle öyle sevinecek.” der ve insanlığın toprak ana ile ilişkisini vurgular. Bu “kral meydanda” deyimi ile de örtüşür. Belirtmek gerekir ki İsrailoğulları ifadesi bazı ortak genetik özelliklere veya tarihsel ve kültürel ortak paydalar taşıyan kişilere işaret etmez, Rab’be inanan herkes ve tüm insanlık İsrailoğlu’dur.
Rabbinik bilgilere göre Elul 25 dünyanın yaratıldığı gündür ve dünya Bet harfi üzerine kuruludur. Tora’nın ilk cümlesi de Bet harfi ile başlar. Bet harfinin 3 yönü; yukarısı, aşağısı ve sağı kapalıdır sadece sol tarafı açıktır, İbranice sağdan sola okunduğundan bu, “yaratım ve sonrası ile ilgilen” demektir çünkü aslında iki tane dünya vardır, bu dünya ve Olam haBa; gelecek. Bet, bizim gelecek ile bağımızı kurar. Diğer yandan sürekli yaratımdan önce ne olduğunu anlamaya çalışmak her şeyi anlayamayabileceğimiz veya bazı bilgileri kaldıramayacağımız için bizi depresif yapabilir ancak Elul’de daha önce giremediğimiz kapılar bize açılır. Yukarıda olan ve aşağıda olan ile yaratımdan önce ne olduğu bize aşikar olur. Bet aynı zamanda ברכה, braha yani kutsamak kelimesinin de baş harfidir, yaratımın onunla başlamasının bir nedeni de budur.
Elul’un geçmişe bakmanın önünü açması aynı zamanda kendimizle ilgili değerlendirme yapabilmemiz içindir. Bu ayın sonunda Roş ha-Şana, yeni yıl geldiği için geçtiğimiz yılın muhakemesini yaparız. Tövbe ve pişmanlık da bir diğer konsept olduğundan tam da bu nedenle kalbini kırdığımız kişilerden özür diler, yeni yılda değiştirmeye çabalamak niyetiyle tekrar etmek istemediğimiz davranışlarımızla ilgili notlar alırız. Bu da aslında yine bizi geleceğimize, gelecekte olmak istediğimiz kişiye bağlar. Bu yüzdendir ki yine Bina sefirası ile, geleceğimizi anlamak ile ilgili bir teması vardır.
Elul’un eylem ile ilgili olması aslında sezgi ve bilgiye işaret eder. Kendimizi bilip iyiliğe adanarak ruhumuzu tamir edebiliriz. Elul, sevgi, yakınlaşma, tövbe, bağışlama ve merhamet ayıdır. Bu aydaki hareket noktamız ise bu ayın harfi olan Yud’un ifade ettiği umutla başlama umutla bitirme olmalıdır. Bu ayı günlük yaşamımızda da deneyimlemek için bozulan şeyleri atmadan önce tamir etmeyi denemeli, bozulan bir ilişkiyi bitirmeden önce düzeltmeyi denemeliyiz. Böylece bir şeye başlayıp tamir edebildiğimizi görecek ve ruhumuzu düzeltme konusunda daha umutlu olabileceğiz.