Keçi ve Bakire 

“AMA O GÜN ÇİZGİLİ VE BENEKLİ TEKELERİ 

NOKTALI VE BENEKLİ KEÇİLERİ, 

BEYAZ KEÇİLERİN HEPSİNİ, BÜTÜN KARA KUZULARI AYIRIP 

OĞULLARINA TESLİM ETTİ.” 

Dinler tarihinin en ilgi çeken alanlarından biri fallik kült ve fallik tapınmacılıktır. Bu kavramlardan aslında doğadaki üretken güçleri yani eril ve dişil prensipleri anlamamız gerekir. Fallik kült, bereket tanrı ve tanrıçaları onuruna özel festivallerin düzenlendiği, günlük yaşamda da kendine yer bulan ve günümüzde de bazı izlerini bulabileceğimiz bir pratiktir. Diğer taraftan eski toplumlarda eril dişil dualitesini izleyen bir başka dualite daha vardır, İyi ve kötü. Bu iki dualite primitif insanın zihninde de girift bir biçimdedir. İnsana hayatta kalabilmesi ve neslini sürdürebilmesi için gerekli yiyecek, hayvan, çocuklar temin eden her güç iyicil ve insanı bolluk ve bereketten uzak tutup onun mücadelesini zorlaştıran her güç ise kötücüldü. Bu nedenle Güneş’e tapınma ile fallus tapınıcılığı da yayginca birlikte görülür. İnsan çok eski çağlardan beri semboller kullandığı için bu türden girift örüntüler insanlar tarafından sembollerle anlatılagelmiştir. 

Fallik tapınmacılığın kökeni hakkındaki bilgimiz sınırlı olsa da arkeolojik buluntular aslında güneş tanrı ve fallik tanrının ne kadar birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçtiğinin bir göstergesi niteliğindedir. Antik Mısır inancında Güneş ve bereketle bağlantılı olan iyi ve yaratıcı güç, örneğin Osiris ile de temsil edilirdi ve o eril prensibi, İsis de dişil prensibi simgelerdi. Sembolizmle beraber düşünüldüğünde bereketin temsili olan bazı varlıklar da vardı bunlardan biri boğaydı: Apis. Apis zamanla Osiris’le özdeşleştirilmeye başlanmış ve onun yeryüzündeki enkarnasyonu olarak düşünülmüştür. Yine sonraki zamanlarda yaklaşık MÖ. 1700-1800’lere kadar Apis Boğa takımyıldızı ile bağdaştırılmıştı çünkü ilkbahar ekinoksunda Güneş Boğa Burcuna geçerdi. Yaklaşık bu tarihten sonra ilkbahar ekinoksunda Güneş Koç burcuna geçmeye başladığında koç ya da keçi de üreme, çoğalma, bereket, doğadaki uyanış ve yenilenmenin sembolü haline gelmeye başlamıştı. Keçi, tanrının eril yönünün varlıklaştırılmış haliydi ve bereketi temsil ederdi. Bu nedenle eski toplumlarda keçilere büyük saygı duyulurdu. Örneğin Herodot’un aktarımına göre Mendes’te keçi cinsinden hayvanlar için büyük törenler düzenlenirdi. Maskülen prensibe bu türden bir tapınıcılık Mısır’dan Amerika kıtasına kadar Antik Yunan ve Antik Roma’yi da icine alacak bicimde çok geniş bir coğrafyada MS. 4. yüzyıla kadar sürdü. 

Eril ilkeye bazı toplumlarda dişil ilkeden daha fazla önem atanmıştır öyle ki yaratıcının eril olduğu fikrine bugün de rastlamak mümkündür. Dişil ilke, daha çok eril ilkenin yaratımını yayan pasif bir yaratıcı olarak görülmüştür fakat insanlık, yaşamın sürdürülmesinde dişil prensibin önemini anladığında dişil ilke de tanrıça kültü üzerinden önem kazanmıştır. Toplumların anaerkilden ataerkile dönüşüp dönüşmediği sorusunun tek bir cevabı olmasa da viceversa içinde bulunduğumuz çağda dişil enerjinin egalitaryen tutumunun “olam haba” ya hazırlanmak için ne kadar önemli bir tutum olduğu açıktır. 

Semboller bulundukları topluma göre anlam değiştirirler, örneğin Mısır’dan Antik Yunan ve Antik Roma’ya geçerek aynen devam eden ve Orta Çağ’a da yansıyan semboller vardır ama keçi sembolizmi biraz farklıdır. Elizabeth donemi zooloğu Topsell, “keçiden daha çok şehvetle ilişkili bir hayvan yoktur der. Mısır’daki keçi-tanrı örneğini ele alırsak, Zeus’u keçi sütü ile besleyen veya yarı keçi yarı nemf olan Amalthea, keçi derisinden pelerin giyen Juno, keçi derisinden Aegis’i taşıyan Athena, Minerva ve Lupercalia anlatıları yine keçinin bolluk, bereket, üreme ile ilgili olduğunu ve kadın figürü ile yakından lişkili olduğunu gösterir. Diğer yandan Festus’a göre Antik Roma’da kadınlar din adamları tarafından keçi derisine sarıldıklarında temizlenir, arınırlardı. Herkül ve Naiad, Zeus ve Amalthea ve cornucopia anlatısı da keçi boynuzu ve kadın figürünün bir arada bolluk ve bereketi temsil ettiğini söyler. Fakat Hristiyanlıkla beaber işler biraz değişecektir, Fransa’nın güneyinde yine fallik bir tanrı olan Priapus’a St.Foutin adı altında tapınılırdı ve kiliselerde ona adanan büyükçe bir ahşap fallus da bulunurdu. Kadınlar bu ahşabı kazır, parçalarıyla kısırlığa karşı iksir ya da şarap hazırlarlardı. Bu pratikler 17.yy a kadar devam etse de bu fallusun yerini sütunlar alacaktı. 

Bir anlamda cadılık, witchcraft, şeytana tapma, kafirlik gibi iddialara: Malleus Maleficarum ile destekçiler bulunması, önce kilisenin ve sonraları fakir halkın içinden çıkan “cadı avcılarının kendilerine ekonomik destek arayışı ile bu güruha katılmaları ve kadınların bu türden uygulamalarda bulunmalarının da zemin hazırladığı söylenebilir. Şeytanın keçi ve Pan ile ilişkilendirilip sakallı, kuyruklu, keçi-insan olarak tasvir edilmesinin sebebi bir anlamda keçinin bereket sembolizminin şehveti ifade etmeye başlaması ve şehvetin de kötü bir özellik sayılmasıdır denebilir. Cadılık histerisi ayyuka çıkıp kadınlar bir bir itirafa zorlandıklarında bir çoğu şeytanın onlara devasa boyutlarda bir keçi olarak göründüğünü ve ona taptıklarını söyleyeceklerdi, daha sonraları bu “itiraflar” İsa’ nın “koyunları keçilerden ayırması” olarak yorumlanacak ve bu delilik hali birçok kadının canına mal olacaktı. Cadılık iddialarına şüpheyle bakabilmiş bir hukukçu ve tarihçi Jean Bodin de şeytanın girebileceği onca kılık varken en sevdiği kılığın keçi olmasını keçi ve şehvet ilişkisi ile açıklar. Diğer taraftan tapınak dönemlerindeki Pesah kurbanı olan keçi ve koçlar ile tapınakta çalınan koç boynuzundan şofar sebebiyle aynı dönemlerde kan iftirasına maruz kalan yahudilerin de şeytanla özdeşleştirilmesi ve çeşitli iftiralara maruz kalmaları da işin tuzu biberi oluyor, onlar da çeşitli hakaret ve cezalara maruz kalıyorlardı. Yine bu sebeplerle de keçi şeytanla bir tuluyor ve kadınlar ile yahudiler de şeytanla iş birliği yapmakla suçlanıyorlardı. Diğer yandan kadınların da “tapınak fahişeliğinden kendi evlerinin “bakiresi” olmalarına giden yol işte böylece açılmış oluyordu. 

Haydi gelin şimdi hep birlikte Elul ayı ile ilgili yazdıklarım ve bu yazıda tüm okuduklarımızı Balık – Başak aksı ve Koç – Başak antisyasında birleştirelim ve Başakların ilahi düzen ve düzensizlik içindeki yerine daha yakından ve pratik bir biçimde bakabilmiş olalım. Astrolojik olarak 21 Aralık gecesi kuzey yarım kürede Güneş tüm aydınlığını yitirmişken yükselen takımyıldız Başak takımyıldızıdır. Bu da bize Elul ayı ve Başak burcu ile ilgili tüm bilgilerin tek cümlelik çıkış noktasını verir. Yani güneş tanrı, keçi sembolü ve Başak burcu verimlilik ilkesi bakımından yakından ilgilidir. 

Başak’ta yetersiz hissetme olabilir, kendini ve başkalarını yetersiz hissettiği için eleştirebilir fakat Başak’ın hem Bakıcı hem de Şifacı arketipinde olduğu düşünülürse bu çift kutupluluk ile Başak kendine ve başkalarına karşıdan bakabildiği için iyi bir gözlemci de olabilir. Bu nedenle Başak’ın eleştirebilme yeteneğinin ciddiye alınması da gerekebilir. Bu durumda Başak getirdiği eleştirilerin bir şofar sesi niteliğinde olup olmadığına dikkat etmelive “yaradanın yeryüzündeki sesi” olma tekamülüne de erişmeye çalışmalıdır. O elbette mükemmeli ister ve bunun için çalışır ancak bunu yaparken salt kendi memnuniyetsizliğini ya da kendi değerlerini temel alan bir yaklaşımı olmamalıdır. Aksi halde insanoğlunun ahlaki durumunun düzelmesini beklerken hiçbir değişiklik olmayınca insanlığa küsüp gökyüzündeki Başak takımyıldızı olmayı seçen Astreae gibi dağılabilir ya da dağılmayı tercih edebilir. 

Bu noktada antisya Koç, Başak’ın kısıp açabildiği bir eril enerji olarak düşünülebilir. Başak Balık aksının geçişken olması gibi, Koç Başak antisyası da benzer bir geçişkenlikte olursa, Başak bizlerin, Koç da Başak’ın şofarı ve “Kahramanı” olacaktır. Eğer Başak fazlaca dişilde kalırsa Koç’tan kendi hikayesini başlatabilme, üretebilme, kendilik bilincinde olma yeteneğini alabilir. Fazlaca erilde kalırsa ondan yeniyi deneyimleme (başka bir rutin de olsa), amatör ruh ve cesaret gücü almalıdır. Böylece Başak, kahramanın yolculuğu dediğimiz süreci inisiyasyon ve entegrasyon arasındaki dengeyi kurarak ilerletebilecektir. Kendi cephesinde durum buyken, Başak kabalada tikkun olam yani tamir konsepti ile ilgilidir. Tikkun konsepti hayat ağacındaki kırık kapların onarılması konsepti ile de yakından ilgilidir yani Başak dünyayı ve insanları “tamir etmek”, mükemmelleştirmek, adeta ütopik bir toplum haline getirmek ister. Jungyen açıdan projeksiyonla ilgili olduğu için bunu hem kendini hem başkalarını acımasızca eleştirerek ve kendini “tamire” feda ederek yapabilir ancak bilinci temsil eden Başak, bir kez kendi durumunu idrak ederse tekamül yolculuğu daha kolay olacaktır. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir